bu blog, saklandığım yerin isteğe bağlı bulunması doğrultusunda adlandırılmıştır.

bu blog, takipçilerin kişisel çıkarımlarının ötesindedir, hiç bir kimseye gönderme yapma maksatlı değildir .

this blog has been named under direction of to be found where I ve been hiding within conditional willingness.

this blog aims to make transmission noone and is beyond of followers’ personal inference.

Continue reading

18911

ben ucu görünmeyen bir mısır tarlasıyım.
toprağımın içinde olanlara, toprağımın içine koyulanlara sarılarak, saygıyla her şeyimi veriyorum. tohumlarını, benliğimde güneşin gölgelediği karanlığımda, içimde en nemli rutubetsizliğimde, altımda en güvenli yerimde, toprağımda saklayarak kendileri olmalarını sağlıyorum. saklanarak kendilerini bulup, hazır olduklarında en dik halleriyle toprağımın gökyüzüyle buluşmalarını kutluyorum. gelişmelerine yardım ettiğim her tohumu, bitkiye dönüşümlerini kutsuyorum köklerinden tutarak. açık mavi bulutlarımla tanışan, koyu yeşil minik yapraklarına nefes veriyorum. altında toprak, üstünde bulut olup, benden aldıklarıyla beni vermelerini, benim ucumdan biraz olup, dönüşerek uçsuz bir ben yapmalarını izliyorum.
ben bir mısır tarlasının rüzgarıyım.
boyumca uzun mısırların yetiştiği bir mısır tarlasındayım. iki tanesinin arasındaki mesafe gövdem kadar olan bu verimli tarlada, kollarım bedenimden hafifce sıyrılmış, sarının ve açık yeşilin tonlarına dolanarak, kalp ritmime denk yürüyorum. seyreltik hızda seyrederek, gövdelerinin sağ taraflarına değerek, ürperten ılık nefesle yönlendiriyorum uzun, zarif mısır gövdelerini. vücutlarının arasından sızan sıcak turuncu güneş yapraklarının ayalarına dokunuyor. sıcaktan ılığa, ılıktan soğuğa geçer gibi spiraller oluşturarak kendi içimde, kendimden yola çıkıp, kendime esiyorum, koyu yeşil filizin, açık yeşil gövdeye, gövdeden açık sarı meyveye, açık sarı gövdede kahverengiye dönen püsküllere, kahverenginin toprağa dönüştüğü gibi mikroevrimler yaşayarak.
ben bir mısır tarlası gezginiyim.
iki avcumun arasına, gövdesine eziyet etmeden nazikçe aldığım mısır koçanını, baş parmaklarımla dokunarak, yapraklarının yavaşça aralanmasını sağlayarak kontrol ediyorum iri tanelerini. telaşlanmasına izin vermeden sakince, meyvesini gövdesine bağlayan uzantısıdan tutup, en ucuna doğru, avuç içlerim dua eder gibi birbirine kavuşana dek yürütüyorum üzerinde, tanelerini koruyan bu örtünün üst üste birbirini örtmesini sağlıyorum. hazır mısır meyvesi, yapraklarını aynı ses tonunda kapatarak zamanının geldiğini bildirir evrene. mısır tarlası gezilerinin mucizesi, kendini yenileyen bir mucizedir. mucize kendini tekrarlayan bir deneyimin sağlamasıdır. deneyim, kendini öngören bir tanıklık halini alır. tanıklık etme eylemi, en yakın görüş uzaklığında olsa dahi, kendini tekrarlayan mucizeye tanıklık etme deneyimine seyyah ettirir.


Olafur

20 ocak 2019

3:40pm
19811

Olafur,

elektronik aletleri insan vücudunun üzerinde hasarsız, kayıp gidecek gibi eriten bir sıcak var burada. senden çok uzakta, avucumun içinde tuttuğum bu telefonum, bedenimden buharlaşıp, uçup giden vücut sıvım gibi avucumdan, parmaklarımın arasından akıp gidiyor. parmaklarımın arasından akıp yere damlayan sıvı metal ve onu sıvılaştıran bu sıcak aklımdaki anlamsız ve eylemsiz cümleciği tekrarlamamı tetikliyor; “…..senden çok uzakta…”

senden çok uzakta, gözlerimi görebileceğim en uzak noktaya dikişim katatonik sabit ve ısrarda olsa da sana ne kadar yakın olduğumu göremiyorum sevgilim. senden o kadar çok uzakta, senin yüz maskeni taktım aklındaki tüm sorularına, hepsini yan yana dizip sana ulaşmaya çalıştım ve daha da uzaklaştım. senden çok uzakta, uzaklık kavramı anlam kırılmasına uğradı. senden çok uzakta hiç bir şey sen değildin, sen yapamadım. senden uzakta anlamlar kıvrılıp yanıma uzandı.

seni seviyorum. senden uzakta, artık sana daha da uzakta olamayacağımı görerek, sana daha da yakınlaşamayacağımı anlayarak, özlemle ve hasretle içime ağladığım cevaplar nehrine bırakıyorum kendimi nefes almadan. çünkü senden uzakta, ne zaman nefeslenip kendimi bu yarattığım akansuya bırakıp, derinlere değil daha uzaklara dalsam, verdiğim nefes de sana nefes oluyor. benden çok uzakta sen, içindeki buzdan sık sık soğuk alıyorsun, bense soluk veremiyorum senden uzakta, beni son defa öpüşündeki nefesi veririm diye korkuyorum.

beni öyle uzağa koyup unuttun ki, benliğim anlamını uzaksadı, başka cevaplara yakınlaştım. seni seviyor olmak, beni öyle yakınsadı ki en en uzaktaki halime, kendimi bulamayacak kadar uzaklaştım kendime. seni seviyor olmak, beni sevemiyor olmakla benzer anlamlaştı. artık ben güzel değildim, senden uzakta aynalar da uzak oldu benden.

senden daha da uzaklara yani kendi ellerimle yarattığım uzaklara düşmemek adına, kendimi senden çok uzaklara atıyorum. seni yaşamayı, yakınımda yaşatmayı öğrenemedim. sevgilim, senden intihar ediyorum.

Madeleine


cognitive realist definitions at simple love tense

cümleler, “gitme!..” kadar güçsüz, “özledim, dön.” kadar güçlü.


yağmurla örttüler üstümü. hiç üşümedim.

Continue reading

2233

2233
22311

resmi olarak gittiğinden beri sekiz yıl, seni en son gördüğümden beri dokuz yıl beş aydan fazlası oldu. gitmene izin veremediğim zamanın nicelendirmesini ise yapamıyorum yahut yapmıyorum.
kendimle uğraşım devam ettikçe senin dünya ile öbür  dünya arasına sıkıştırıp işkence çekmene göz yumacağım sanırım. acı çektiğini görmek bana daha çok acı verse de hala gitmene izin veremiyorum. hala döneceksin. hala sana anlatmak için bir sürü şey biriktiriyorum. hala döneceğine inanıyorum. inanamıyorum dönmeyeceğine ve yaşadıklarımı sana söyleyemeyeceğime, başkalarını sana şikayet edemeyeceğime, başardığım ve benimle gurur duyacağın şeyleri sana anlatamayacağım gerçeği bende hastalıklı bir sanallığı taklit ediyor.
bir gün seni sakladıkları yere gideceğim seni ziyarete. buna dayanabilecek gücüm olduğunu göstereceğim sana. çünkü sen, buna da hazırlamıştın. bana öğrettiğin her şeyim ben. ben de seni seviyorum baba.

youtube.com/watch?v=vu6j_16278E&feature=BF&list=QL&index=3


metalik gri

kürek kemiklerimden giren iki el, iki kolumdaki yemyeşil damarları çekip çıkardı, omuz hizamda iki büyük gümüş rengi kanatlarım etti.
damarlarımda tüylerim dolaşıyor, kanatlarım sana doğru akıyor.


Madeleine

20 ocak 1919

madeleine,

kakaonun en hoyrat acısı ve şekerin en naif tatlısı madlen çikolatasından adını alan hayatımın anlamı; günün nadiren en sessiz, doğanın en çığırtkan dakikalarında fırsat bulup yazabiliyorum sana bu satırları.

senden yüzlerce kilometre uzaklıkta, sana bu kelimeleri yazarken dayandığım ağaca sarıldım az önce sana duyduğum özlemle, tüm hıncımla. tüm aşkımla, avuçlarımdan akan yaşlarım karıştı bu kadim ağacın gövdesine, köklerine. ağacın tutunduğu topraklar sahip çıktı sana ulaşabilmesi için göz yaşlarıma, toprağın derinliklerinden, beni buraya yirmi sekiz günlük  yolculukla taşıyan denize aktılar, yosunlara tutunup sevdiğimiz uskumru balıklarının kuyruklarına takıldı. beni buraya getiren gemilerden ve beni sana ulaştıracak tanrıdan bile daha hızlı yüzdü gözyaşlarım uskumrunun kuyruğunda, bizim yaşadığımız deniz kıyısına. ayak parmak uçlarına çarptığımı hissediyorum kıyıya vuran köpüklerden dökülüp nihayet civarındaki kumlara ulaştığımda.

belirsiz umutlu bekleyişler, belirli üzüntülerden çok daha can yakıcı. sana orduya yazıldığımı söylediğim anda gözlerinde sadece senin yaratabileceğin bir cennetin varlığını gördüm. gözlerinde içinde, onları gördüğüm anda kaybolmayı dilediğim, beni bu topraklara getiren okyanuslardan daha derin ve benim burada olmamı sağlayan mesafeden daha büyük alevler gördüm. yüce bir metanetle kapattın gözlerini cümlemin bitişinde. önümüzde belirlenmiş yedi gün vardı, bize ^yedi gün^ daha uzun geldiğinden ^bir hafta^ diyemedik. “yedi günde ne yapabilirim?” dedin. üç mevsim gecikmiş bir cevabı yazıyorum sana madeleine, “bana bak”. bana baktığını görebilmek bunca mesafeden… yapamıyorum madeleine. elini tuttuğunu hayal ediyorum, kolumu siperden çıkartarak yolduğum bir avuç çimeni, iki avcumun arasında eziyorum, taze kokusunun ve dokusunun  aciz ve yorgun bedenimin derisine işlemesiyle. ama bana baktığının hayalini kuramıyorum, en son bakışındaki beyaz alevlerden kaçırmıştım bakışlarımı. belli olan sana duyduğum özlem, belirsiz olan dünya üzerimdeki mevcudiyetim seni görmeden mi seni gördükten sonra mı sonlanacağı düşüncesi; kaotik bir acı haline dönüşüyor. belirli acılarımızı ve sonlu bekleyişlerimizi özledim madeleine, müstakbel karım. kime ait olduğunu bilmediğim bu topraklarda, kimin ve dahi neyin uğruna verdiğimiz bu savaş ne zaman sonlanır tanrı dahil hiç bir şey bilmiyor bu cevapları. şu an ve bundan sonraki anlarda da anlamsızlığını koruyacak binlerce belirsiz soru ve belli olan tek şey beni senden ayırdığı. bu, ne senin diktiğin kusursuz elbiselerin madam bilmemkim tarafından beğenilip beğenilmeme belirsizliğine benziyor, ne de benim günlük, haftalık, aylık muhasebe hesaplarımın sonuçlarının tahmin edilebilirliğini sorgulamamdaki anlamsızlığa. burada, bu topraklardaki varlığımız ve bulunma amacımızı kapsayan tüm kavramların belirsizliği yanında, bu belirsizliklerin sonlu mu sonsuz mu oluşlarının belirsizliği katlanılmaz olan.

bazı cümlelerini anımsamaktan öte, hengi kelimelerin arasında nefeslendiğini hatırladığımı söylesem inanır mısın bana? saçlarını ortadan ikiye ayırıp ördüğün iki tutam saçını, başının iki yanında toplaman, elbisenin yakalarının diğer kadınların elbiselerinin yakalarına inat daha uzun ve dik oluşu, bana uzaktan yaklaşırken seni beklediğim köprüye, asi esen rüzgara karşı, uzun kabarık siyah eteğinin yanlarından sıkıca kavradığında uçları dantelli beyaz astarının hafifçe görünüşü, kısa topuklu uzun çizmelerini gösteren telaşlı yürüyüşün madeleine…

hastalıklı bir bekleyiş halini aldı sana kavuşmaya dair özlemim. bünyemde; hiç bir açlık süresi, hiç bir salgın hastalık, hiçkimsenin gözlerimin önünde şarapnellerce paramparça edilişine tanık olmak istemdışı refleksler haricinde bir tepki yaratamıyor. günün ağarması, güneşin gözden kaybolup, ayın etrafı griye boyaması kadar geçici ve sıradan yüzüme sıçrayan kanlar. ama hala oradaki acıları yaşatıyorum içimde. köpeğimi kaybetmemin acısı hala diri, hatta aklıma geldiğinde hala gözlerimi dolduruyor. buraya gelmeden önceki tüm duygularım gerçek ve tekrarlanabilir, burası ve buradaki hiç bir duygunun kanıtlanabilirliği bir yana geçerliliği bile yok. bundan sonrasına yani geleceğin gerçekliğine de inancımı yitirişimi kabullenişimden mütevellit zihin sağlığıma hakimiyetsizliğimi de mi kabulleniyorum sence? zaman mevhumunun yoksulluktan yoksunluğa dönüşünü yaşıyorum algılarımda. her saniye arası yirmi dört saate denklikte uzun ve aynı halde bir sonraki saniyeye geçiş bir saniyede bir günü yaşamak kadar hızlı. zamanın yaşayabildiğimiz en kısa haline bu denli hükümsüzken hayal kuramamam bana delilik gibi gelmiyor bilakis içimdeki özlem hastalığına tedavi edici bir unsur görüyorum. şimdiki zaman ve yaşayacağım tek zaman, oradaki zaman, orada en vakitlice yaşanmış burada vakitsizce yaşanan sözde gerçekliğe baş kaldırıyor. karşımda az sonra kafasındaki miğferi delip geçen bir kurşunla ölecek bir arkadaşımın anlattıklarını, aklımdan oraya ait, orada ve birlikte yaşadığımız anlarımızı geçirerek dinlemeye çalışıyorum ve bu sayede, bu az sonra ölecek adamın anlattıklarına hislenir gibi yapabiliyorum. buradaki yaşayan ölü askerleri kilitleyemiyoruz madeleine, bizim kasabamızda ölenler hortlamasın diye tabutlarını kilitleyip gömdüğümüz gibi. eylemsel gerçeklikte canlılar gömülemiyor.

beni senden ayıran gemi, iskeleden ayrılırken, sen el sallamayı bıraktığında sanırım beni göremiyordun artık, senden koptuğumu anladın fiziksel dünyada. dizlerinin bağlarının çözülüp, olduğun yere oturuşunu gördüm. sana güç versin diye taş kesildi tüm bedenim, dondurucu rüzgarlar beni yere yığıp, ben revire götürülene kadar, artık okyanusa dönüşmüş deniz kıyısına bakakaldım. bensiz de güçlüydün, seninle daha güçlü oldum sana güç vermek için, bana gücünle güç kattığın gibi, ve senin bana öğrettiğin gibi olmak istediğim yerde, olmak istediğim zamanda ve sahip olmak istediklerimle olabileceğimi bildiğimden, elimdeki bu kuru ekmeği senin yaptığın karamelli kek gibi haz alarak yiyorum.

aşkın erdemine nail olamayan aciz insanların yaşadığı tutkulardan ve anlık tatlardan çok öte seninle yaşadığım her anın tadı ve yaşayacağım daha ulu hislere özlemleniş anlarım. içimdeki aşk, yaşadığım zamanın ve mekanın gerçekliğini yitirmesine sebep oluyor. sonu belirsiz bu anı yaşamaktan öte, geçmişimizde yaşayarak, özleminde varolarak, varlığımı hissedeceğini düşündüğüm topraklara avuçlarımı bastırarak ruhumun yanında cismimin de varlığının olduğunu ve sana kavuşmak için ona sahip çıkmam gerektiğini kavrıyorum. yaşadığım tek an adındaki çikolata tadındaki kakao kadar acı, hissettiğim tek duygu o çikolatadaki  şeker kadar tatlı aşkın. seni yaşıyorum.

Olafur Arnalds


121210

by the time girl said “I need a sign”,  ghosts thereof the house’s walls have spoken to her “god says, you are asking for apocalypse”.

kız aklından “bir işarete ihtiyacım var” diye geçirirken, evin duvarlarının hayaletleri dile geldi “tanrı, mahşeri çağırdığını söylüyor sana”.


i find the map and draw a straight line

Continue reading

Dios’u özledim, evimi özledim.

Continue reading

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.