Category Archives: Uncategorized

300516


Çocuğum, sana aşkı anlatamam, seni aşktan koruyamam. Kendini teslim ettiğinde, başı ya da sonu olmayan sonsuzlukta yalnızlığından korkmadığında, aşkın seni korumasına izin verdiğinde anlayacaksın. 

Seni bulacak; defalarca; ilk defamışcasına. Seni aşktan saklayamam, kendini aşkta bulacaksın her defasında. 

Aşkın seni nasıl bulacağını öğretemem çocuğum. Çünkü seni bulduğunda kendini kaybedeceksin. Aşkta nasıl çift olunur bilemiyorum çocuğum. Onun gözlerinin içine baktığında, dünyada tek olduğunu görme sebebinin, aşk. Aşk, yeryüzüne aidiyetini bitirecek. 

Aşkın seni ne zaman bulacağını söyleyemem. Aşk, senin nöronlarınla varolan ve kendi gözlerini kapattığında yok olan bir yıldız sistemi. Sana, kendi kusursuz galaksinin uzay zaman sürekliliğinden bahsedemem. Aşk, yörüngedeki tüm gezegenlerinde zamanın bükülmesidir. 

Seni aşka alıştıramam ki bu sayede seni acıtmasın. Mümkün olan en tatlı şekilde acı çektirecek sana. Hayatında sahip olamadığın ancak hiç onsuz olmadığın gölgen gibi en aydınlık yerlerindeki karanlık olacak. 

Aşkın büyüye ve sıkca kullanıp, içini boşalttığımız, güzelliği temsil eden her kelimeleyle kavuşumuna tanık olanları anlatabilirim sana. Aşıklar biriciktir. Aşk, kendin kadar kişiseldir. Aşık olduğunda, sadece senin vücudunun şekliyle açılan bir kapının anahtar deliğine, gülüşünle yüzünde beliren çizgilerle oturacaksın.

Çocuğum, aşka düşmek, korkusuz bir atlayıştır. Yerçekimiyle bağını yitirirsin. Aşk, ağırlıklarından arınmak, ağrılarından yıkanmak ve kalbinin bir atış daha az sayılmasıdır. Aşk, tekrar aynı hataları yapmak değildir. Doğrular zaten aklına gelmeyecek. Doğru ya da yanlışın olmadığı bir ülkede yuvanın olmasıdır. İçindeki yuvayı, başkasında kiralama hissidir çocuğum aşk, sahip olma tutkusu değildir.


oğul hakkında


Oğlan, açık mavi ağaçların göğe sık uzandığı bir ormanda dünyaya geldi. Ağaçların, dallarını birbirinden uzaklara büyüterek uzaklaştığı, olgunlaştığında birbirine yaklaştığı bir ormandı bu. Oğlan büyüyüp otuz yaşına geldiğinde maskesini ve pelerinini takıp, ormandan dışarıya, dış dünyadan kendi içine yolculuğa çıktı. Büyüdüğü ormanı ancak görebileceği kadar uzağa, ancak kaybolamayacağı kadar yakına vardı avuç içlerindeki haritayı izleyerek aldığı yol. Yolculuğunu sonlandırdığında, maskesini çıkarıp, ormanın önünde dua etti. Tanrısı ona dört işaret gönderdi. Adam hepsine sarıldı, her birini eksikleriyle, yüküyle ve hayatıyla kabul etti. Kabul ettiği hayat ona en keskin hatlarıyla bir yıldız armağan etti. Adam yıldıza her sarıldığında, bakışları aydınlandı; etrafındaki dumanlar dağıldı; yemyeşil ormanını, evini hissetti. Adam yıldıza her sarıldığında, içinde büyüttüğü kelebeğe nefes verdi. Aldığı her nefeste kanat açan kelebek, ona güzel bir kelime armağan etti. Ve kanatlarını her kapatışında bu kelebek, ondan beyaz bir hikaye aldı.

http://r.weavesilk.com/?v=4&id=cajh4tdwix


algı hakkında


uzun süredir algı üzerine düşünüyorum. algı ve gerçeklik daha açık bir anlatımla.

algı nasıl etkiliyor? aynı kavramın/cismin/durumun/mekanın algısı bazen nasıl bir arada tutarken, farkı bir zamanda bu kadar ayırıyor.
gerçeklikten bu denli uzaklaştıran bir değerlemeyken algı, nasıl insanı hayatta yani gerçeklikte kalmasını sağlıyor? sağlamıyor mu?
algısında yaşadığı kırılmaları nedeniyle bizden ya da topluluktan ayrılanların gerçeğiyle, salt gerçek arasında gerçekten fark var mı?

duygularımız ve düşüncelerimiz mi algıyı yaratan, algımız mı duygu ve düşüncelerimize yön veren, bizi süren? kafasındaki tacı çıkartıp, yemek masasına koyan bir kral gibi algımızı çıkartıp, oturma odasındaki sehpanın üstüne koysaydık nasıl olurdu dünya? algının, az sonra o masaya koyulacak tabaktaki yemeğin, sevdiğimiz tarafından yapılmasının yemeğin güzel olduğunu düşünmemiz ile aynı yemeğin az önce okunulan kötü e-mail’den sonra midemizi bulandıracak kadar kötü gelmesi arasındaki yeri nedir? yemeğin gerçek tadı nedir?

uzmanlara göre gerçek, o an hissettiğin. bu sokak sana bir hafta önce ne ifade ediyorsa bir hafta sonra da aynı şeyi ifade edecek diye bir değişmez yok. çünkü o sadece bir sokak. ana caddeye uzaklığıyla sessiz oluşu seni bazen huzur vericiliğiyle mutlu ederken, sinir bozucu bir hale de bürünebilir. sokak durur. ona duyguların eşliğinde sen anlamlar yüklersin. duygu büken algıdır. algıyı duygu yaratır.

etrafımdakilere ikiden seçmeli sorular soruyorum son zamanlarda. “koku mu doku mu?”, “yüksek kaliteli görsel mi, yüksek kaliteli ses mi?”. bana genellikle “tabi ki…” ile başlayan cümleler kuruyorlar. “tabi ki…” ile başlayan duygularını, mutlak gerçekler gibi sıralıyorlar. yüksek çözünürlüklü, yüksek kaliteli olan ileri teknoloji her şeye taparken, anneanne zamanından kalan fotografların bu kadar etkileyici olmasının nedeni ve son yıllarda eskiye dönüş akımının bu denli popüler olması arasındaki bağ nedir?  eskinin virane ve bizden görünmesi mi? algımızın nasıl reklamlandığı mı?

algıyı sorgulamak mükemmelliği sorgulamaktır. olay ve secimler yoluyla varılan son noktada sonuçta, kusurluluğun sorgulanması seçmeye yönelten algının mahsülüdür. seçmeye yönelten algı, insan evriminin hatalarından biri olup, bireyin kusurluluğundan bağımsız, bireye kusursuz bir heykel gibi var etme iç güdüsü yükler. bireyin algısı ve bu algının üretimi ve bu algının ürettikleri suya düşen ışığın denkleminden farksızdır.

ışık kırılır, denizin kusurlu ışınla kucaklaşmasıyla, havanın kusursuz ışını kucaklaması arasındaki farksızlık deniz yüzeyi ayni algıdır.

tk fotoğrafı habib bolat tarafından çekildi. fotoğrafların tamamı vilia auto kamerasından çıkma.


17212


 

Image

 

17212
08:38pm

şehir masalları bir kızın öyküsünü anlatır.

karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışık yeşile döner, kilitli trafik akmaya başlarmış. kız içinde saklı bir mucizeyle yaşarmış şehirde. kız içindeki mucizeyle bir ev kiralamış bir gün. iki arka sokağında trafiğin değil bir nehrin aktığı yerdeymiş bu ev. ev bulunduğu konum ve zamandan bağımsız yuva olmuş ona.

sabahlar hiç olmadığı kadar pussuz, geceler hiç olmadığı kadar sessiz ve ritmik, gecenin sabaha dönüşü hiç olmadığı kadar uzun ve uyumlu olacakmış. uzun ömürlü bir köpek, uçsuz boysuz çerçeveler verecekmiş bu ev kıza. kız, hiç olmadığı kadar sahipli, hiç olmadığı kadar ait, hiç olmadığı kadar anda yaşamaya başlayacakmış.

 


18911


ben ucu görünmeyen bir mısır tarlasıyım.
toprağımın içinde olanlara, toprağımın içine koyulanlara sarılarak, saygıyla her şeyimi veriyorum. tohumlarını, benliğimde güneşin gölgelediği karanlığımda, içimde en nemli rutubetsizliğimde, altımda en güvenli yerimde, toprağımda saklayarak kendileri olmalarını sağlıyorum. saklanarak kendilerini bulup, hazır olduklarında en dik halleriyle gökyüzüyle buluşmalarını kutluyorum. gelişmelerine yardım ettiğim her tohumun, bitkiye dönüşümlerini kutsuyorum köklerinden tutarak. açık mavi bulutlarımla tanışan, koyu yeşil minik yapraklarına nefes veriyorum. altında toprak, üstünde bulut olup; benden aldıklarıyla beni vermelerini, bana ucumdan biraz benzeyip, dönüşerek uçsuz bir ben oluşturmalarını izliyorum.
ben bir mısır tarlasının rüzgarıyım.
boyumca uzun mısırların yetiştiği bir mısır tarlasındayım. iki mısır arasındaki mesafenin gövde genişliğim kadar olan bu verimli tarlada, kalp ritmime denk yürüyorum. kollarım bedenimden hafifce sıyrılmış, sarının ve açık yeşilin tonlarına dolanarak, seyreltik hızda seyrederek, gövdelerinin sağ taraflarına değerek geçiyorum. ürperten ılık nefesle yönlendiriyorum uzun, zarif mısır gövdelerini. vücutlarının arasından sızan sıcak turuncu güneş, yapraklarının ayalarına dokunuyor. sıcaktan ılığa, ılıktan soğuğa geçer gibi spiraller oluşturarak, kendi içimde kendimden yola çıkıp, kendime esiyorum. koyu yeşil filizin açık yeşil gövdeye, açık sarı meyveden kahverengiye dönen püsküllere ve sonunda toprağa dönüştüğü gibi mikroevrimler yaşayarak yol alıyorum.
ben bir mısır tarlası gezginiyim.
iki avcumun arasına, gövdesine eziyet etmeden nazikçe aldığım mısır koçanını, baş parmaklarımla dokunarak, yapraklarının yavaşça aralanmasını sağlayarak kontrol ediyorum iri tanelerini. telaşlanmasına izin vermeden sakince, meyvesini gövdesine bağlayan uzantısıdan tutup, avuç içlerim dua eder gibi birbirine kavuşana dek ellerimi yürütüyorum taç yaprakları üzerinde. tanelerini koruyan bu örtülerin birbirine kavuşmasını sağlıyorum. hazır mısır meyvesi, yapraklarını belli bir ses tonunda kapatarak zamanının geldiğini bildirir evrene. mısır tarlası gezilerinin mucizesi, kendini yenileyen bir mucizedir. mucize, kendini tekrarlayan bir deneyimin sağlamasıdır. deneyim, kendini öngören bir tanıklık halini alır. tanıklık etme eylemi, en yakın görüş uzaklığında olsa dahi, kendini tekrarlayan mucizeye tanıklık etme deneyimine seyyah ettirir.


Olafur


20 ocak 2019

3:40pm
19811

Olafur,

elektronik aletleri insan vücudunun üzerinde hasarsız, kayıp gidecek gibi eriten bir sıcak var burada. senden çok uzakta, avucumun içinde tuttuğum bu telefonum, bedenimden buharlaşıp, uçup giden vücut sıvım gibi avucumdan, parmaklarımın arasından akıp gidiyor. parmaklarımın arasından akıp yere damlayan sıvı metal ve onu sıvılaştıran bu sıcak aklımdaki anlamsız ve eylemsiz cümleciği tekrarlamamı tetikliyor; “…..senden çok uzakta…”

senden çok uzakta, gözlerimi görebileceğim en uzak noktaya dikişim katatonik sabit ve ısrarda olsa da sana ne kadar yakın olduğumu göremiyorum sevgilim. senden o kadar çok uzakta, senin yüz maskeni taktım aklındaki tüm sorularına, hepsini yan yana dizip sana ulaşmaya çalıştım ve daha da uzaklaştım. senden çok uzakta, uzaklık kavramı anlam kırılmasına uğradı. senden çok uzakta hiç bir şey sen değildin, sen yapamadım. senden uzakta anlamlar kıvrılıp yanıma uzandı.

seni seviyorum. senden uzakta, artık sana daha da uzakta olamayacağımı görerek, sana daha da yakınlaşamayacağımı anlayarak, özlemle ve hasretle içime ağladığım cevaplar nehrine bırakıyorum kendimi nefes almadan. çünkü senden uzakta, ne zaman nefeslenip kendimi bu yarattığım akansuya bırakıp, derinlere değil daha uzaklara dalsam, verdiğim nefes de sana nefes oluyor. benden çok uzakta sen, içindeki buzdan sık sık soğuk alıyorsun, bense soluk veremiyorum senden uzakta, beni son defa öpüşündeki nefesi veririm diye korkuyorum.

beni öyle uzağa koyup unuttun ki, benliğim anlamını uzaksadı, başka cevaplara yakınlaştım. seni seviyor olmak, beni öyle yakınsadı ki en en uzaktaki halime, kendimi bulamayacak kadar uzaklaştım kendime. seni seviyor olmak, beni sevemiyor olmakla benzer anlamlaştı. artık ben güzel değildim, senden uzakta aynalar da uzak oldu benden.

senden daha da uzaklara yani kendi ellerimle yarattığım uzaklara düşmemek adına, kendimi senden çok uzaklara atıyorum. seni yaşamayı, yakınımda yaşatmayı öğrenemedim. sevgilim, senden intihar ediyorum.

Madeleine


cognitive realist definitions at simple love tense


cümleler, “gitme!..” kadar güçsüz, “özledim, dön.” kadar güçlü.



yağmurla örttüler üstümü. hiç üşümedim.


2233


2233
22311

resmi olarak gittiğinden beri sekiz yıl, seni en son gördüğümden beri dokuz yıl beş aydan fazlası oldu. gitmene izin veremediğim zamanın nicelendirmesini ise yapamıyorum yahut yapmıyorum.
kendimle uğraşım devam ettikçe senin dünya ile öbür  dünya arasına sıkıştırıp işkence çekmene göz yumacağım sanırım. acı çektiğini görmek bana daha çok acı verse de hala gitmene izin veremiyorum. hala döneceksin. hala sana anlatmak için bir sürü şey biriktiriyorum. hala döneceğine inanıyorum. inanamıyorum dönmeyeceğine ve yaşadıklarımı sana söyleyemeyeceğime, başkalarını sana şikayet edemeyeceğime, başardığım ve benimle gurur duyacağın şeyleri sana anlatamayacağım gerçeği bende hastalıklı bir sanallığı taklit ediyor.
bir gün seni sakladıkları yere gideceğim seni ziyarete. buna dayanabilecek gücüm olduğunu göstereceğim sana. çünkü sen, buna da hazırlamıştın. bana öğrettiğin her şeyim ben. ben de seni seviyorum baba.

youtube.com/watch?v=vu6j_16278E&feature=BF&list=QL&index=3


metalik gri


kürek kemiklerimden giren iki el, iki kolumdaki yemyeşil damarları çekip çıkardı, omuz hizamda iki büyük gümüş rengi kanatlarım etti.
damarlarımda tüylerim dolaşıyor, kanatlarım sana doğru akıyor.